Tansiyonun yüksek ise kapıya yakın dur...

GÜRCİSTAN GEZİ ANILARI

 

TİFLİS

Gezimizin ilk gecesinde, Batum limanındaki en lüks içkili lokantalarından birisinde yemek yemek istedik. Limandaki en büyük ve oraya göre çok lüks sayılabilen lokantaya  girdik. Deniz kenarındaki baştan ikinci masayı seçtik ve oturduk. Türkiye’de üretilen bira markalarından söyledik. Yemek için paçapuri istedik. Yemiş olarak fındık istediğimizde fındığın olmadığını, dilersek fıstık getirebileceklerini söyledi garson.

Dünya fındık ihtiyacının yüzde altmışından çoğunu üreten bir ülke olarak, komşumuzun en büyük illerinden birisinin en büyük ve lüks içkili lokantasında fındık satılmıyordu. Biraz Türkçe konuşabilen garson ile iyi anlaşabiliyorduk. Balık isteğimizi olumsuz yanıtlayan garson “İsterseniz kalama var” dedi. Fiyatını sorduk ve siparişimizi bildirdik. Daha sonra, kalamar diye istediğimizin  Türkiye’deki balık çiftliklerde üretilen alabalık türlerinden birisinin adı olduğunu anladık.

Birkaç kadeh bira içtikten sonra lokantadan ayrılıp iskele meydanındaki gençlerle söyleşiye başladık. Gençlerin hal ve hareketleri Amerika’daki sokak gençliğinden geri değildi. Gençlerin arasında İngilizce’yi iyi bilenler daha etkiliydiler. Aralarında Gülen kolejlerinde öğrenim gören zengin çocukları  bile vardı. Şen şakrak birisi telefonundaki görüntüyü bana göstermek için çabalıyordu. Önce, ne yapmak istediğini anlayamadım. Sonra yüksük sesle ve pervasızca “Mariauna, mariauna ister misiniz?” Diyerek  gülmeye başladı. Lise çağındaki gençlerin  bu uyuşturucu otu telefonlarındaki kamera marifetiyle çektikleri ve satışını yapabildiklerini görünce biraz da irkilmedim diyemem. Gençler öyle coşkuluydular ki bir ara beni omuzları üzerine kaldırmaya bile çalıştılar.

Gezimizin ikinci günü önce eski başkent Kutayis’e, oradan da Stalin ile ilgili büyük bir müzenin bulunduğu söylenen Gori’ye gitmeyi planladık. Şehirler arası minibüs terminaline geldik. Birkaç cümle konuştuktan sonra, Türkçe konuşabilen birkaç kişi yardımımıza yetişti. Ford Thanus marka minibüslerin çoğunlukta olduğu bu terminalde, değnekçiler aracın dolmasına kadar düzeni korumakla uğraşıyorlardı. Minibüsteki yerlerimize  oturduktan sonra, hiçbir yere  ayrılmadan, aracın dolmasını bekledik.

Tıka basa doldurulan minibüs, nihayet hareket etmeye başladı. Yeni asfaltlanmış Batum  Kutayis yolunda, trafik kurallarına pek uyulmadan hızlıca Kutayis’e geldiğimizde, tam anlamıyla bir hayal kırıklığına uğradık. Uzunca bir ana caddenin kenarlarına tren vagonları gibi sıralanmış apartmanların alt katları sonradan iş yerlerine çevrildiği belliydi. Eski başkentin fotoğrafını çekebileceğimiz tarihi yapı sayılabilecek bir  yerini bile bulamadım. Minibüs terminalinin  hemen bitişiğindeki tren garının yanında, büyükçe bir binanın yapım çalışmaları sürdürülmekteydi.

Caddenin iki yanında, insanların yürümelerini engellemeyecek biçimde sıralanmış seyyar satıcılar dikkat çekiciydi. Seyyar satıcıların en renklisi, burada da çiçek satıcılarıydı. Bağırıp çağırmadan sadece alıcısını bekleyen sokak satıcılarıydı bunlar.

Caddenin iki yanındaki bütün satıcıların tezgahlarını izledik sayılır. Anı olarak alabileceğimiz  bir tek ürün bile bulamadık. Bir saate yakın bir zaman sonra acıktığımızın farkına vardık. Yemek yiyebileceğimiz bir lokanta ya da aş evi bulabilmek için biraz daha yürüdük. Yüzlerce küçük ve derme çatma satış yerlerinin arasından geçmek için birbirine girmiş araç trafiği arasında sıkıştığımız bir an; karşımızda mayalı hamur, peynir ve yağ ile çörek gibi yapılmış yiyecekten almak için kuyrukta bekleyenleri gördük. Bu kadar olumsuzluk içinde açıkta satılan yiyeceklerden yememe kararı aldığımdan, satış yerlerinden birisinin tezgahında sergilenen konserve kutularına yaklaştım. Birisinin üzerinde “Halal mal eti” yazan konserveyi  aldım ve başladım incelemeye. Konserve Azerbaycan ürünü idi. Yanındaki konserveleri de inceledikten sonra, iki adet balık konservesi almaya karar verdim. Arkadaşım Murat bey, fırının önündeki kuyruğa girmiş ve oradan iki tane  peynirli çörek almıştı. Fırının önündeki derme çatma masa ve oturma banklarının üzerine, diğerleri gibi biz de iliştik. Evrensel beden dili ile bir tabak istedim. Kısa bir süre sonra tabağı getirdiler. Konserve kutularını açmak için tekrar konserveleri aldığım yere gittim. İşaretlerle anlaşarak, konserve kutularından birisini açtırdım. Bu konserve kutusunu, Türkiye’deki konserve kutuları ve teknolojisi ile karşılaştırdım bir an. Hemen şükretmeye başladım. Konserveyi tabağa boşaltınca, ikinci kez hayal kırıklığına uğradım. Konserve hamsilerin gözleri etlerinden daha çok görünüyordu. Koyu jel kıvamındaki renksiz sosun arasında, kılçıklar da alabildiğince yoğundu. Paçapurinin kenarından kopardığım parçaları konservenin sosuna batırarak yemeye çalıştım, olmadı. Karşımda oturmuş beni izleyen çocuğa yemesi için ikram ettim, O da  yemedi.

Paçapuri ile soluk renkli şıra içip karnını doyurmaya çalışan insanların fotoğraflarını çekmek için makinemi çıkarınca, paçapuri fırınında  çalışanların tümü birden beni izlemeye başladılar. Çevremizdeki kalabalık ta yabancı olduğumuzu anlamıştı. Kalabalıktaki insanlar kibar, saygılı ve dikkatlice bizi izliyordu. Şıra ve yerli içecekleri içmeden oradan ayrılıp Minibüs terminaline geldik. Koşar adımlarla büfeye giderek iki kokakola aldım. Bir zamanlar, gençlik yıllarımızda, yabancı sermaye ile ilişkili olduğu için koka kola içmeyi kendimize ve arkadaşlarımıza yasaklayıp; Gaziantep’in TASKO üzüm suyunu içtiğimizi anımsayınca, “Nereden nereye” diyerek iç geçirdim. Soğuk kolaları bir dikişte içip bitirdik.

Gori’ye gitmekten vazgeçtik. “Kutayis böyleyse, Gori nasıl olacak ki?” Dedik. Başkent Tiflis’e gitmek için bilet almak üzere minibüse yaklaştığımızda, minibüsün şoför koltuğunun yanında, cam kenarındaki koltukta oturan  esmer bayanın Ega olduğunu fark ettik

Ega bize el sallıyordu. Yanına yaklaştığımızda “Ne işiniz var burada? Yoksa beni mi izliyorsunuz?” diyerek bizimle şakalaşmaya başladı. Minibüsün en geri sırasındaki cam kenarında bulunan koltuklardan birisine oturduğumda; genç ve güzel bir kızın, sessiz ve terbiyeli biçimde yanımdaki koltukta oturduğunu fark ettim. Kucağında sırt çantası, elinde küçük bir kola şişesi ile yalnızlığının tadını çıkartıyordu.

Minibüsün dolması için beklemek zorunda kaldığımız zaman aralığında donuk yüzlü bir dilenci, alçak ve mekanik sesiyle hiç durmadan, aka arkaya birçok sözü sıralayarak dilenmeye çalışıyordu. İyi giyimli, güneş gözlüklerini takmış, birazca kilolu bir bey dilenciye iki küçük  metal para verdi. Dilenci bir şeyler söylenerek ayrıldı. Biraz sonra, orta yaşını çoktan geçmiş, kir rengi elbiseli bir bayan yaklaştı minibüsün açık duran kapısına. Naylon torba içinde, kendi yaptığı birkaç keki satmak için olanca gücüyle yalvardığı belli oluyordu.. Bir türlü ayrılmıyordu aracın kapısının aralığından. Öylesine acındırıcı bir ses tonu vardı ki, dilenciliğin böylesine hiç tanık olmadığımı söylenmeye başlamıştım. Yaşlı kadının sözlerini kimse önemsemiyor, satmak istediklerine bakmıyorlardı bile. Dilenmenin bir başka yöntemi diye düşünüyordum. Dilenciye  sadaka vermenin dilencilerin sayısını azaltmayacağını, aksine artıracağını bilenlerden olduğumdan, yaşlı kadına para vermekten yana değildim. Aklıma bir fikir geldi. Para yerine yiyecek vermeyi denedim. Çantamın içindeki balık konservesini kadına uzatarak, almasını işaretlerle anlatmaya çalıştım. Yaşlı kadın öylesine bir tepki gösterdi ki, Gürcüce bilmediğime şükrettim. Kendi dilinde birçok şeyi biraz da sert bir dille ard arda sıraladı. Çevreden yardım istedim. Konserveyi kendisine ikram etmek istediğimi anlatmaya çalıştım. Çalıştım ama, asla kabul ettiremedim yaşlı kadına. Benim anlayacağım bir dille konuşmamasına karşın; anlayacağımı öyle anlamıştım ki, hayatımın hiçbir döneminde böyle utandığımı  anımsamıyorum. O yaşlı kadın dilenmiyordu, alnının teriyle ekmeğini kazanmak için var gücüyle kendi yaptığı kekleri satmak için çalışıyordu.

Yanımda oturan genç kız, Avrupa ülkelerinden birisinden geldiğini belli etmek için hal ve hareketlerine özenle dikkat ediyordu. Arkadaşım Murat bey İngilizce konuşabildiğinden, genç kızla daha iyi anlaşıyordu. İtalya’da çalışmakta olan kardeşinin yanından gelmekteydi genç kız. İtalya’da bir üniversitede öğrenciymiş. Bir iş nedeniyle Gürcistan’a bir kaç günlüğüne geliyormuş. Bunun gibi sohbetlerle yolumuza devam ettik.

Tiflis’e yaklaştığımızda bir tünelden geçtik. Tünel çıkışında, yolun bariyerle kapalı olduğunu gördüm. Ega, Türkiye’deki otobanlarda ve  boğaz köprüsünde olduğu gibi, belirli bir ücretin ödenmesi gerektiğini söyledi. Ega bunları anlatırken, Gürcistan’ının bu uygulamasını beğenmediğini ince bir alayla  belli ediyordu. Apaçık dalga geçiyordu bu uygulamayla. Belirli bir süre burada kalacağımızı, bu nedenle bize kahve ısmarlamak istediğini söyleyince hemen kabul ettik. Kafeterya biçimindeki dağ lokantasının  üzeri örtülü bir masasının etrafındaki ahşap sandalyelere oturduk. Bayanların ikisi de Türk kahvesi söylediler. Biz vişne suyunu tercih ettik. İçtiklerimizin ücretini ödemek istediğimizde, Ega şiddetle ve ısrarla karşı çıktı ”Siz bizim misafirimizsiniz. Size burada asla para ödettirmem” dedi.

Ega bizi şaşırtmaya devam ediyordu. Minibüsten indikten sonra, konaklamamız gereken otele bizi taksi ile götüreceğini, ancak terminaldeki taksilerin yüksek ücret istediğini, biraz yürüdükten sonra, terminalin dışındaki taksilerin daha ucuza götürebileceğini anlatarak bizimle birlikte yürümeye başladı. Yolda bir ara durdu ve bize dikkatlice baktı. Kesin ve kararlı bir yüz ifadesiyle, sözcükleri özenle seçerek bize bazı sorular sordu. Bu soruların yanıtını almak istediğini, buna göre nasıl bir otele götürmesi gerektiğine karar vereceğini  anlattı:

”Bakın arkadaşlar. Ben açık ve net konuşmaktan yanayım. Benim Gürcü pezevengim beni bir Türk pezevenke teslim etti. Ekmeğimi kazanmak için çalışıp durdum. Sonra Türkiye’de birisiyle tanıştım. Beni çok sevdiğini ve benimle evlenmek istediğini söyledi. Bitlisli gencin yaşlı ve hastalıklı bir annesi varmış. Annesi bakıma muhtaçmış. Ben de ona açıkça söyledim. Bu işi kimse isteyerek yapmaz, hiçbir kadın mecbur kalmadan bu işte çalışmaz dedim. Kanserli bir annem var. Ona ilaç getirdim şimdi. Bitlisli genç beni olduğum gibi kabul etti. O da alnının teriyle ekmeğini inşaatlarda kazanmaya çalışıyor. Evlendikten sonra bu işi bırakacağıma söz verdim. O da bana inandı. Beni annesiyle tanıştırmak istedi. Bu nedenle  Bitlis’e gittik. Benden ilk isteği, başımı kapatmam ve annesinin ellerinden öpmemi istemesi oldu. Ben de başımı bir örtüyle örttüm ve namusu kurtardım, temizlendim. İşte böyle. Şimdi siz buraya uzaktan geldiniz. Neden geldiniz? Niçin geldiniz? Gelme sebebiniz beni ilgilendirmez. Şayet kadın gerekiyorsa size, bilmem gerekir. Sizi ona göre bir otele götürürüm. Yok pahalı bir otel isterseniz, sizi oraya da götürürüm. Çok ucuz bir otele de götürmem. Anlayın işte.”

Biz bu sözleri duyunca bir kez daha mahcup olduk. Çok açık ve öğretici nitelikteki böyle sözleri bir çırpıda kimse söyleyemezdi. Biz de uygun bir dille amacımızı açıklamaya çalıştık. Gürcistan’ın  önemli yerlerini gezerek; Gürcistan’ın son durumunu sıradan insanları aracılığı ile, gündelik hayatın içine girerek tanımak istediğimizi söyledik. Daha sonra buradan Ermenistan’a ve Azerbaycan’a geçeceğimizi anlattık. Gerekçe olarak da Türkiye’deki siyasi partilerden birisinde çalışmakta olduğumuzu, ülkemizin sorunlarına ve komşu ülkeler ile ilişkilerinde isabetli kararlar vermemize yardımcı olması için bu ülkeyi gezerek öğrenmek istediğimizi söyledik.

Ega, anlamış ve inanmış gibi davranıyordu. Taksi şoförüyle sıkı bir pazarlık yaptı.  Badanası solmuş, boyaları dökülmüş ve önündeki kaldırımları yıpranmış bir otele ulaştık. Oteldeki görevli Türkçe bilmediğinden, Ega bizim yenimize konuşuyor ve bize gerekli açıklamaları yapıyordu.

Oda ücreti 50 dolar  imiş. Bir odada bir veya iki kişinin yatması önemli değilmiş. Yani odalara bayan getirilirse ayrıca oda ücreti alınmıyormuş. Ancak otel çalışanı bayan bulma işine karışmıyormuş. İstenirse içki ve meze servisi yapılabiliyormuş.

Vega bunları bize öylesine anlattı ki anlaşılmayacak ve sonradan tartışma konusu olabilecek hiçbir ayrıntı kalmamıştı. Oda ücretini peşin ödedik ve  Vega’nın arkadaşlarını beklemeye başladık.

Birazdan, birisi 25 diğeri 35 yaşlarında görünen iki bayan ile  eski model opel marka otomobili kullanan 40 yaşlarında bir bey geldi. Ega, bizlerle arkadaşlarını ayrı tanıştırdı. 35 yaşlarındaki sarışın ve dolgun bayan Ega’nın arkadaşı ve yanındaki sarışın mavi gözlü  iyi beslendiği belli olan bey de sivil polis ve arkadaşının kocasıymış. Yanlarında getirdikleri, göbek açma modasına uymuş güzel genç bayan Türkçe’yi çok güzel konuşuyordu. Belli ki Türkçe’yi Türkiye’de öğrenmişti!..

Dört kişi aracın arka koltuğuna adeta üst üste denecek biçimde oturduk ve Türk lokantalarından birisine doğru yola koyulduk. Türk lokantasında öğle yemeği yemeyi, daha sonra Ega ve arkadaşlarının rehberliğinde Gürcistan’ı gezmeyi hedefliyorduk. Bu nedenle, yanımızdaki bu arkadaşları hoş tutmak için olabildiğince kibar ve nazik davranıyorduk.

Gürcistan’a girmeden önce, bizlere yardımcı olacak bir Gürcü ile karşılaşmak aklımızın köşesinden bile geçmiyordu. Aracın benzinini ve öteki masrafları karşılamak koşuluyla arkadaşının bizi gezdirmesini istediğimizde; Ega bize göz kırparak “Bizim için enişte bey izin aldı. Bizi gezdirecek ve para falan ödemeyeceksiniz” dedi. Bu kadarını hiç hesaba katmamıştık.

Türk lokantasında ilk ısmarladığımız yemek ezogelin çorbası oldu. Bayanlar hep birlikte gülmeye başladılar. Onlara da çorba içmelerini önerince tekrar başladılar gülmeye. Bütün ısrarlarımıza karşın asla çorba içmediler. Et ağırlıklı yemekleri tercih ettiler. Biz de çorbalarımızı içtikten sonra diğer yemekleri ve tatlılarımızı yedik. “Burası Türk lokantası” diyerek yemek ücretlerini bu kez biz ödedik.

Sivil polis, eşi ve Ega aralarında bir şeyler konuştuktan sonra gülüşerek, yanlarında getirdikleri genç bayanı bir taksiye bindirip yanlarından uzaklaştırdılar. Ega gülümseyerek ve biraz da alaya alarak 'Çorba içiyorsunuz, sigara içmiyorsunuz; alkolsüz içecek içiyor, karı istemiyorsunuz. Ne biçim Türksünüz, ne biçim erkeksiniz siz?' diyerek kahkahayı patlattı. Biz de kusurumuzu bağışlatmak için kem küm ettik durduk. Çünkü, Türkiye’de Gürcistan’dan gelen her bayana  nataşa diyerek, hayat kadını olarak bakılıyorsa; Türkiye’den Gürcistan’a gelen her erkeğe de, seks kaçamağı yapmak için gelen  Kazanova gibi bakıldığını iyi biliyorduk

Ega ve arkadaşları bizi Tiflis’in görülmeye değer her yerini gezdirdi. Tiflis’te iki önemli olgu dikkatimi çekti. Birisi, ayırımsız her kilise onarım görmekteydi. O dekolte giyimli, göbek açma modasını çoktan özümsemiş genç kızlar bile kilisesin önünden geçerken saygıyla duruyorlar ve istavroz çıkarıyorlardı. Kısacası Gürcistan devlet ve millet olarak dindarlığa önem veriyordu. İkinci olay da Batum‘un Karadeniz kıyılarındaki kumsallara, bakir ormanlık alanlara ve Tiflis’in en önemli yerlerine çok sayıda yıldızlı otellerin temellerinin atılmış ve inşaatların hızla devam etmekte olmasıdır. Rehberlerimiz Tiflis’te gezilmesi ve görülmesi gereken her yeri  gezdirdikten sonra büyük bir park içinde kurulmuş lunaparkın yanındaki bira içme yerine gittik..

Biralarımızı yudumlarken, ertesi günün planlarını yapmaya başladık. Sabahın ilk saatlerinde bizi insan sağlığı için çok iyi olan dünyaca ünlü termik kaplıcalarının bulunduğu Cavaeta bölgesine götüreceklerdi. Ega ve arkadaşları kaplıcaların bulunduğu bölgedeki güzelliklerle övünüyorlardı.

Burada içtiğimiz biraların  ücretini ödemek istediğimizde Vega, yine aynı gurur ve alçak gönüllülükle 'Halen misafirsiniz. Bu gün olmaz. Yarınki masrafları karşılarsınız, olur biter' dedikten sonra son nasihatlerini açık ve kesin dille yapmaya başladı:

Bundan sonra doğruca otelinize gidiniz. Otelden dışarıya çıkmanız  yanlış ve tehlikeli olur. Gerekirse otelde içki içersiniz. Hem, televizyonda o biçim programlar var, isterseniz onları seyredersiniz” diyerek gülümsemeye devam ediyordu.

Ertesi gün Ega ve arkadaşlarını anlaştığımız saatte bekledik durduk. Hatta bir saat de fazladn bekledik. Verdikleri telefonları aradık, ulaşamadık. Anlayacağımızı anlamış olmanın bilgeliği içinde otelden ayrılıp Van plakalı bir otobüsle dönüş yolculuğuna başladık.

Tiflis - 24 Haziran 2007

Ahıska ve Borjomi İçin Tıklayınız ...

 

  • Savaş Yapmadan Gezebilirsiniz.

  • Yurt Dışı Gezilerim

  •  

    Avusturya

    Belarus

    Bulgarista

    Gürcistan

    İran

    İsviçre

    İtalya

    Macaristan

    Mısır

    Polonya

    Romanya

    Rusya

    Slovakya

    Sırbistan

    Surye

    Tayland

    Ukrayna

    Yunanistan