YUNANİSTAN - 2012

Önde zeytin ağaçları arkasında yar

Sene 1946

Mevsim sonbahar

diye başlamıştı ozan duygularının doruklarında yaşadığı günlerde. Belki de, ben de benzer duygularla yaşamaya başladığım günlerden birisinde İtalya’dayım. Ama mevsim ne sonbahar ne de sene o kadar eskilerde.

Üç aylık emekli maaşlarımın üçünü yan yana getirmeyi başardığım 2012 yılının ilkbahar aylarının en heyecan vericisi olan haziranda Yunanistan sınırından başladık geziye. Kâğıt üzerinde durağanlaştırmayı denediğim gezi programının tutsaklandırıcı havsından kurtulmak için yaptığım uğraşılarının tümünden başarısız olduğum günlerde, kızlarımın kaygılı bakışlarını Pompeu’da bile anımsamıştım.

Gençliğimin her bölümünde 'Bir gün yeniden işgal ile karşı karşıya gelebileceğimiz olasılığına karşı teyakkuzda bulunmamız gerekir' diye ne kadar da anlamsız korkuların tutsağı olduğumuzu anlamış olmanın sevinciyle geçtik AB kredileriyle yapılmış iki şeritli Yunanistan otobanından. Dünya’da en pahalı satıldığı ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğini bilmenin bilgeliğiyle boş yakıt deposuyla Yunanistan’a girmiştik.

Sadece tünel ve viyadük (köprüyol) ile geçilen dağların ardındaki İgoumenitsa limanına geldiğimizde otomobilimizin yakıt deposunu yeniden Yunanistan dizeliyle doldurduk. Türkçe'den başka dil bilmiyorduk. Küçük kasaba limanlarının dinginliğinde olan İgoumenitsa hizmet binasına girdiğimizde daha önceden İngilizce olarak hazırladığımız bilet için gerekli bilgileri görevli genç kızlardan birisine uzatınca deneyimli bayan ne yapması gerektiğini hemencecik anlamıştı. Küçük bir kâğıt parçasına '17.30 hr' yazarak yan bölümdeki gemi yazıhanesini gösterdi. Orasının kapalı olduğunu görünce ne demek istediğini anladık.

Hadi çevreyi tanıyalım’ diyerek yan bölmeye girdimizde dizüstü bilgisayarlarına gömülmüş bir küme genç dikkatimi çekti. Kimi 15 kimi 25 yaş civarında olan kızlı erkekli kümelenmelerin arasından birisi ‘Ben de geliyorum’ diyerek ayağa kalkınca ‘Bak hanım, burada da evliya Hüseyin Efendi dedem yardımımıza yetişti. Bir çok tercümanımız var artık' diyerek gençlere yaklaştım.

‘Aranızda Ordulu var mı?’ diye seslendiğimde içlerinden en güçlü kuvvetli olanı ‘Vay be, böyle bir yerde Türkçe konuşan birisiyle karşılaşmak gibi güzel bir şey var mı?' dedi. Daha sonra Diyarbakırlı olduğunu öğrendiğim gencin evrensel ticaretteki vurgunun turizmdeki boyutlarını önemli ölçüde kavrammış olması dikkatimi çekti.

Hocam, bize öyle vaatlerde bulundular ki söylesem inanamazsın. Önce bir şirket elemanı geldi okula. Öğretmenlerimiz de onlarla birlikte olup bizi iyice inandırdılar. İtalya’ya uçakla gelip üç ay kalacaktık staj için. Bize uluslararası geçerliliği olan sertifika verdiklerinde aylık kazancımız en az 3 bin lira ya da iki üç bin dolar olacakmış. O zaman inandık ve her birimiz 5 bin lirayı şirkete verdik. Şu Ordulunun bir arkadaşı var inan annesi evlere temizliğe gidiyor. Gelecek ayların temizlik ücretini önceden alarak denkleştirmiş parayı. Şimdi bakıyorum yaptıklarına, bizi iyice dolandırmış bu şirketin adamları. Uçak yerine eski bir otobüse doldurdular bizi. Kütahya’dan buraya kadar şu uzun boylu çocuk koltukların arasında yerde yatarak geldi. Pasaport masraflarını son paramızla ödemiştik, sınırda bir de pul parası istediler, onu da viza ile çektiğim para ile ödedim. Üç ay boyunca staj yapacağımız oteller ücret vermediği gibi sigortamızı bile yapmıyor. Kısacası bizi köle gibi çalıştıracaklar. İnşallah sertifika verirler de çektiğimiz çileye değer.

Geminin kalkış saatini beklerken günbatımı fotoğrafları çekmenin tadını yaşıyordum ki yanıma yaklaşan bir bey ‘Ben de İstanbul’dan geliyorum. Yolculuk ne tarafa hemşerim?’ deyince, aklıma yine Bülent Ecevit’in 'TÜRK-YUNAN ŞİİRİ' geldi. 'Endeavor Lines' feribotuna  bindiğimizde aradaki mesafeyi kapatmamaya çalıştığını her hareketiyle belli etmeye çalışan çifti daha fazla rahatsız etmemeye özen göstererek, Türkiye’den gelen gençlere yakın koltuklara yerleştik.

Gemiye yerleştiğimizde olayın boyutunu daha iyi anlamaya başladım. Şirket yetkililerinin kamarada kalacaklarını söylemelerine karşın koltuklarda bile yer bulamayan kimi gençler kedi uysallığı ile yerlere kıvrılarak uyumaya çalışırken, kimileri de ya kutu biraların ya da kumar makinelerinin uyuşturucu etkisine demir atmaya başlamıştı.

 

Anasayfaya Dön

 

 
geziler