sırbistan

SIRBİSTAN   2010

Avrupa ülkelerinde taşıtlar için gerekli olaan yeşil sigortamızın eksik olduğunu öğrenince, 110 dolar ödeyerek, sadece Sırbistan'da geçerli olan yeşil sigortayı yaptırdık.

Sırbistan'ın tüneller bölgesinden geçtikten sonra küçük ve şirin Niş kentinin çevre yolu başlangıcındaki Hürriyet gazetesinin tesisleri olarak bildiğimiz HOTEL NAIS'e ulaştığımızda gazete ile herhangi bir ilişkisinin olmadığını öğrendik. Küçük bir araştırmanın ardından, yolumuz üzerinde buradan daha temiz ve güvenli olabilecek konaklama yerinin olmayacağını öğrenince 100 euro vererek iki kişilik iki oda kiraladık.

Gezeceğimiz her ülkede bezer bir uygulamanın yapılabileceği kaygısıyla araç yeşil sigortası ile ilgili durumu Belgrad'daki Türk Büyük Elçiliği görevlisine ilettik. Sigorta sözleşmesinin geçerli olduğunu ancak, eksik düzenlendiğini, bu durumun Türkiye dışında herhangi bir yerde ve yöntemle düzeltme olanağının olmadığını, yardımcı olamadığı için çok üzüldüğünü kesin bir dille belirten elçilik görevlisine teşekkür ettikten sonra, Belgrad'dan Türkiye'ye dönme planlarını yaparken, eksik işlem yapan sigortacımızı aradım. Durumun can sıkıcılığını kavrayan sigorta görevlisinin sorunumuzu çözmek için canla başla çalışmasına karşın olumlu sonuçlar elde edemediğini anlayınca, kaos durumunu telefonla yönetmeye başladım. Aynı ay içinde gelen telefon faturası  375 bin Türk lirası oldu.

Böyle günlerde, bu tür sorunların pratik çözümlerini hızla araştırarak, farklı çözüm seçeneklerini kısa sürede oluşturup, olumlu sonuçlar elde edebileceğine inandığım Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Uzmanı dostum Yaşar Celep'i saat 14.45 de telefonla aradım. İstanbul'dan 20.00 da hareket ederek Belgrat'a gelen uçağın yolcularından CNN muhabiri Sn. Yahya Vatansever saat  20.35 de beyaz zarf içinde yeşil sigorta poliçesini bana teslim ettiğinde, Yaşar Celep için düşündüklerimin ne kadar doğru ve yerinde bir saptama olduğunu yeniden, bir daha anlamış oldum.

sırbistan

srıbistan

İstanbul'dan gelecek sigorta poliçesini beklerken Belgrad hava alanı yakınındaki hava müzesini gezdik. Bir zamanların derme çatma ve güvensiz savaş uçaklarına bakınca, Hitlerin orduları karşısında direnen Yugoslavya halklarının verdiği mücadelenin büyüklüğü daha iyi anlaşılıyordu. Çok sayıda küçük avcı ve iri bombardıman uçaklarının yanında gövdelerinde kızıl haç işareti bulunan birkaç da helikopter vardı

Alimunyum gövdelerin parçaları perçin ile birleştirilmiş ve kalın bez gibi bir madde ile kaplı olan kanat aksanları mekanik biçimde hareket eden savaş uçaklarının üzerindeki mermi delikleri insanın kanını donduracak nitelikteydi. İnsan ister istemez "İyi ki, Türkiye, İkinci Dünya Paylaşım Savaşı'na katılmamış" demek zorunda kalıyor.

Belgrad şehir merkezinin en büyük meydanına gelince aracımızı yeni yapılmış olan otoparklardan birisinde güvence altına aldıktan sonra bir taksiye binerek Türkiye Büyük Elçiliğine gitmiştik. Geri dönüşte yürümeyi tercih etmemiz, şehrin eski yapılarındaki özgün mimari örneklerini görmemizi sağladı. Döneminin en önemli kurumlarından olan Tren işletmeleri için yapılmış olan Gar binası ve çevresi belki de şehrin gerçek ruhunu en çarpıcı biçimde temsil etmekteydi. Biz sadece Türkiye'de olduğunu sanıyorduk ama, burada da bizdeki Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) gibi kurum arazileri ya da yakınındaki topraklar çok uluslu şirketlerin büyük süper marketlerine tahsis edilmişti. "Yugoslavya'nın parçalanarak bilmem kaç devletçiğe ayrılması kimin işine yaradı?" sorusuna veriilebilecek en güzel ve özel yanıtın, yapılan otobanlar ile süper marketlerde gizli olduğunu sanıyorum.

 

sıbistan

Başkent içindeki toplu taşımacılığın temelini troleybüslerin oluşturması şehrin dinginliğine katkı sağlamaktaydı. Dinlenmek için içinde devasa bir anıt heykelin bulunduğu parka girmiştik. Üzerinde kot pantolon ve bulijin, kulağının birisinde küçük bir küpe olan uzun saçlı bir genç, kız arkadaşlarının yanından ayrılarak dudaklarına sıkıştırdığı sigarasını yakmak için gülümseyerek yanıma yaklaştı. Benim ilgisizliğimi görünce hızla başka birisine yöneldi. Hemen güvenirliği az olan parktan ayrılarak şehrin kalabaklarına karışmaya karar verdik.

Büyük bir caddenin kenarındaki iş yerlerini görünce İstanbul'u anımsadım. Orta gelir gruplarının altındaki insanların ucuzca karınlarını doyurabilecek yerlerin çokca oluşu, masa ve sandalyelerin dışarıya taşmış olması, temizliğe yeteri kadar önem verilmeyişi dikkatimizi çekince hemen geriye dönerek aracımıza binip, büyük bir süper markete gittik.

Gece yolculuğunun olumsuzluklarını yaşamak istemediğimizden, geceyi Belgrad otellerinden birisinde geçirmek istiyorduk. Yol kenarında görev yapmakta olan bir polis memurundan yardım istedik. Güvenli, temiz ve pahalı olmayan bir otel aradığımızı söyleyince, anlayamadığımız bir dil ile otelin yerini tanımlamaya başladı. Aklıma İsviçre gezisindeki yaşadığım bir olay geldi. İsviçreli bana hava alanının yerini tanımlamaya çalışşıyordu. Ben de evrensel beden dili ile anlamadığımı belli ediyordum. O da bu kez sesini yükselterek bağıra çağıra anlatmaya çalışmıştı.Yine anlamadığımı belli edince bu kez daha bağırarak anlatmaya çalışmıştı. Gülümseyerek aracıma dönüp kağıt ve kalem getirerek şema çizmesini istedim. Bir de ne göreyim. Bölünmüş yolun geldiğim yönünden geri dönemiyeceğimi, karşı yoldan geri dönmem gerektiğini anlatıyormuş.  

Hotel OASİS (www.oasis-beograd.com hotel@oasis-beograd.com) güzel bir aile işletmesi temizliğinde ve samimiyetindeydi. Yatak sayısı sınırllı sayıda olduğundan hepsi dolu idi. Onların önerisiyle biraz daha profeyonel ve daha büyük olan HOTEL NACİONAL de oda başına 50 euro vererek bir gece konakladık.

 

Anasayfaya Dön

 

 
geziler