SLOVAKYA

Budapeşte'den Krakow'a kestirme yoldan yani otobanlara girmeden  Zvolen kentinden geçerek gitmek isteyince işler karışmaya başladı. Küçük bir yerleşim merkezinden geçtikten sonra görevli polis bizi farklı bir yola yönlendirdi. Tek şeritli ve daracık yollardan geçerken birkaç gündür sürekli ve yoğun biçimde yağan yağmurlar nedeniyle Tuna nehrinin taştığını ve yolların su altında kaldığını öğrendik.     

Yönlendirme tabelalarında sadece bir sonraki yerleşim merkezinin adı yazılı olmasından dolayı, bir süre sonra kaybolduğumuzu anladık. Elimizdeki haritanın yetersiz ölçekli olması işleri biraz daha karmaşık hale getirdiğinde, yoldan geçen bir otomobili durdurarak içindekilerden yardım istedik.

Yardımda bulunan bayanın kocası hiç konuşmadan sabırla olanı biteni izliyordu. Yapılan yardımın yeterli olmayacağını anlamış olmalı ki, otomobilin bagajından bir atlas çıkartarak yolumuz üzerindeki yerleşim birimlerini kırmızı kalemle işaretleyip, atlası bize armağan etti. Yaptıkları ince davranışın altında kalmamak için yanımızda taşıdığımız özel parfümlerden birisini zor zar bayana verdikten sonra vedalaşarak oradan ayrıldık.

Verimsiz, düzensiz ve geri kaldığı her şeyinden belli olan bu ülkenin dar ve düzensiz yollarından geçerken geçmiş yıllarını yani tarihini düşünmeye başladım. 1526 yılında (Osmanlı İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman zamanında) Mohaç savaşında yenilen Macarlar, Slovakyada yaşamak zorunda kalmışlardı. 20. yüzyıla kadar Avusturya İmparatorluğu içinde kalan Slovaklar, 1. Dünya paylaşım savaşından sonra Çeklerle birleştirilerek Çekeslovakya oluşturuldu.2.Dünya paylaşım savaşında Almanlarla anlaşarak Çekeslovakya'dan ayrıldı ama, Amerika ve Sovyetler Alman işgaline son vererek Çekeslovakyayı yeniden kurdurdular. 41 yıl Doğu Bloku ile birlikte hareket etmesine karşın Prag Baharı ve Kadife Devrim dönemlerini yaşadıktan sonra Çek Cumhuriyeti ve Slovakya tekrar bağımsız iki devlet oldular.

Birbirinden farklı gerekçelerle birlikteliklerini bozarak bağımsızlıklarını ilan eden bu devletçikler, yani devlet olmak için birçok bedel ya da diyet ödeyen topluluklar, ne yapmaları gerektiğinin bile bilincinde olamadıkları bes belli olan bu halklar perişanlıklarını gizlemeye bile gerek duymamaktaydı. Aklıma bizim bağımsız devlet kurmak hayalleri taşıyan bazı farklı etnik kökenli vatandaşlarımız geldi. İçim burkularak gülümsedim...

Ortak kültürleri olan insan topluluklarının yaşadıkları yurtları ötekilerden koruyup kollayarak vatan yapmaları,  yaşam biçimlerinin kurallarını özgür iradeleriyle oluşturup, devletlerini kurmalarının doğal hakları olduğunu kimsenin yadsıyamayacağı kesindir. Bedelini Bengaldeşlilerin ödediği gibi ödeyerek kurulan devletçiklerin, kime ne kadar mutluluk ve gelecek sağlayacağı tartışma konusu olacağı önceden bilinmesine karşın, halen inatçı bir direngenlikle ırkçılık savunuluyorsa, arkasındaki güçlerin hangi sermaye sınıfına ya da kümesine hizmet etmekte olduğunu iyi araştırmak gerekmektedir.

Yugoslavya federal devletini parçalayarak oluşturulan bilmem kaç devletçik ve özerk bölgenin kime ne kadar yarar sağladığı, buralardaki halkların bu günkü ve gelecekteki mutluluklarının, ya da acılarının ne kadar ve ne derecede olduğunu araştırmakta yarar olacağı kanısındayım. Gözden çıkarılmış bir bölgenin halklarına, sadece kendi çıkarlarının tamponu gibi bakılmasına, evrensel vicdana  ve çağdaş ahlaka karşı yapılan utanmazca bir düşüncenin davranış biçimlerine iyice  bakılarak incelenmesi gerekir. Şayet bir tanrı veya tanrılar ya da evrimleşmiş bir aklın evrensel ortak öğretileri var ise, Amerike Birleşik Devletini oluşturanların ya da Avrupa birliğini oluşturmak için uğraş verenlerin birlikte devlet olma yolunda hayli mesafe kat etmiş olan halkların birbirlerini boğazlayarak yeni (bağımsız gibi görünen) devletçikler oluşturulmasına katkı sağlayanları iyi incelemek gerekir.

Hani  bir Laz fıkrası vardır. Temel otomobilinin arkasına "Geç de göreyim" yazmış. İdris bu yazıyı okuyunca otomobilinin gazına basıp onu solladıktan sonra dikiz aynasından Temelin otomobiline bakmış. Bir de ne görsün? Otomobilin ön camının üst bölümünde "Geçtin de noldi?" yazıyormuş. Şimdi ben de soruyorum: Sınır kapısına bir bariyer koyarak geçmek isteyen herkesin pasaportuna mühür basarak para toplayan bir görevlisi bile olmayan Slovenya bağımsız devlet oldu da ne oldu? Yağmur biraz fazla yağınca, Tuna nehri taşıp yolları geçilmez yaptı. Biz de o küçücük devletçiğin sınırlarını saatlerce aradıktan sonra hayal gücümüzü kullanarak ancak dışarıya çıkabildik. 2010

 

 

Anasayfaya Dön

 

 
geziler