İTALYA- Courmayeur

Şehre girerken yağan yağmur hayallerimizi alt üst etmeye yetiyordu.Yol kenarında durmuş bir otomobilin yanına yaklaşarak ben de flaşörleri yaktım. Nevigasyonun 'Özel Hhedef Arama' bölümünü kurcalarken 'Camping Monte Blance'  yazısını görünce 'İşte aradığım yer burası' diye çocuklar gibi sevinmeye başladım.

Şehrin kuzeybatısındaki kamp yeri bardaktan dökülürcesine yağan ilkbahar yağmurları ile İtalya Alpleri'nin kar sularının coşturduğu Dora Baltea nehrinin kıyısına kurulmuştu. Tül ile çadır bezi arasına 4x4 metrekarelik naylon örtüyü serince kısa bir zaman aralığında çadırın içi ısınmaya başladı. Bir gün önce ıslanan çadırın iyice kuruması için iki bölümlü elektrkli ocağını çadırın içine koyarak üzerinde mis gibi çay demlemeye başlayınca yağan yağmuru unutmaya başladık.

21 Haziran sabahının en önemli sürprizi, Alp Dağları'nın  karlı doruklarını gizleyen bembeyaz bulut kümelerinin arasından, içimizi ısıtan bahar güneşinin üzerimize doğması oldu. İki haşlanmış yumurta, Gemlik zeytini, Ayvalık zeytin ezmesi  (hem siyah, hem de yeşil) , Pülümür balı, Yaban Mersini reçeli, domates, İtalya'nın özerk bölgesi olan Aosta'ya özgü Fontina marka  peynir (hafif şekerli gibi), tam buğday unundan yapılmış iki dilim esmer ekmek ve keklik kanı renginde yeni demlenmiş iki kupa Türk Çayı ile sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra Courmayeur'a doğru yola çıktık. Keskin bir virajı geçtikten sonra yol kıyısında bekleyen polisin işaretiyle durduk. Uzun boylu polis 'Bonjur, pasaport' dedi. Pasaportlarımızı inceledikten sonra kibarca 'Bon voyaj' dedi.

'La Palud ile 2173 metredeki Pavillon arası çok yakın. Kişi başı 16 euro vererek teleferiğe binmek akıllıca olmaz' diyerek, Arp Nouva'ya kadar gitmeye karar verdik.

Aosta vadisinin incisi sayılan Courmayeur'daki Grandino Botanıca Saussuera bölgesinde gezinirken Monte Blanco çevresindeki dağları, doruklardaki kar kümelerinin beyaz bulutlar arasındaki görünümlerini fotoğraf makinesi ile sabitlemeye çalıştım.

Daha çok kış sporları için düzenlenmiş olan bu bölgeyi gezerken ‘Bundan fazlası olamaz. Elin adamları olması gereken her şeyi düşünmüş ve uygulamışlar’ demekten kendimi alamadım. Yardımcı olabilmek için girişteki güler yüzlü görevlilerin yaptıkları gerçekten övgüye değer nitelikteydi. Oto parklar, seyir alanlarındaki güvenlik önlemleri, piknik alanlarındaki masa ve oturma yerleri, ateş yakma yerleri ayrıntısına kadar düşünülerek düzenlenmişti.

Yolun kıyısındaki otomobillerin yanına park ederek bagajda getirdiğimiz yiyecekleri sırt çantası ile piknik alanındaki ahşap masaya taşıdım. Öğle yemeğimizi yedikten sonra tripotu ayarlayarak birkaç fotoğraf çektim. Çevreye iyice alışınca yanımızda getirdiğimiz tüplü ocağı yakarak keklik kanı gibi bir çay demledik. Çayımızı içtikten sonra yolun sonunu bulabilmek umuduyla tekrar otomobilimize bindik. Birkaç viraj geçtikten sonra çığ düşmesinin nasıl bir yıkım yarattığını belgeleyen bölgeye gelince aracımızdan inerek Alp Dağları'nın bitki örtüsü ile Doğukaradeniz Bölgesi'nin bitki örtüsünü karşılaştırmaya başladım. Çoğu bitki aynı sayılır. Alp Dapları'ndaki papatyalab biraz daha azman, kuzu kulağı bitkisi biraz daha narın o kadar. Çekim çilekleri (yaban mersini) buralarda da bodur kalmış.

Yol kenarında park yasağı olan bir yerdeki gördüğümüz kulübeye yaklaşınca çapı on metre kadar olan bir gölette balık yetiştirildiğini anladık. Yandaki küçük havuzlarda boyu 1 meteyi aşan somon türü balığın fotoğrafını çekmeye çalıştım. Kiloso 8 euro olan balıkların tanesi 2 euroya satılıyordu. Oltalarına yem takılı kamışların havuzun çevresine sıralanmış olması, sanırım isteyenlerin balık tutmasını içindi.

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık. Ulusal parkın giriş kapısındaki bariyerin saat 20.00 da kapanacağını anımsadım. İçeri girerken otomobilimizin plakasını bir yere yazmış olacaklar ki, çıkarken de plakamıza bakarak ellerindeki defterin bir yerlerini işaretlediler.

Aosta’da iki gece kalmamız yararlı oldu sayılır.
21-22 Haziran 2013

               

Gezinin Cenevre Bölümü için tıklayınız ...

 

Anasayfaya Dön

 

geziler