GÜRCİSTAN GEZİ ANILARI 2007

Komşu ülkeleri gezebilmek  için neredeyse bir ömür boyu bekledim. Neyse, olanlar oldu da, yirmi birinci yüzyılın ilk bölümünde, arkadaşım ve  Türkiye'deki siyasi partilerden birisinin genel sekreteri olan Murat Güztoklusu  sevindirici önerisini iletmek için  beni telefonla aradı. "Hadi Gürcistan'a gidelim. Oradan da Azerbaycan'a geçeriz. Belki Ermenistan'ı da gezeriz" dediğinde, başladım gülmeye. Nereden nereye geldik. Daha birkaç yıl öncesinde böyle bir öneriyi duymayı hayal etmek bile olanaksızdı. Gençliğimde, Doğubeyazıt lisesinde görev yaptığım yıllarda, Ağrı dağının kuzey batısındaki aşıtı geçip, Iğdır ovasına yöneldiğimde Erivan'ın ışıkları beni şaşkına çevirmişti. Azeri lehçesiyle yayın yapan Erivan radyosundan, Erivan'ın tavuklarının çift yumurtladığını; ineklerinin bir kova süt verdiğini  duyunca; biraz kıskançlık, biraz da merak uyanmıştı bende. Belki bu nedenlerden olacak, yıllar boyunca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği üyesi olan doğu komşularımızı tanımayı çok arzuladığımdan, arkadaşımın önerisini tereddüt etmeden  kabul ettim.

Ankara'dan Hopa'ya otobüsle yolculuk yaptık. Yolculuğumuzun son dakikalarında, otobüsün ön koltuklarından birisinde; Gürcistan alfabesiyle yazılmış magazin dergisini okuyan, orta yaşın üzerini çoktan geçmiş, sarışın ve olgun bir bayanın Türkçe konuştuğu dikkatimi çekti. Ankara'dan Hopa'ya otobüsle yolculuk yaptık.

Yolculuğumuzun son dakikalarında, otobüsün ön koltuklarından birisinde; Gürcistan alfabesiyle yazılmış magazin dergisini okuyan, orta yaşın üzerini çoktan geçmiş, sarışın ve olgun bir bayanın Türkçe konuştuğu dikkatimi çekti.

Gürcistan ile ilgili yol ve konaklama bilgilerini rahatlıkla bu bayandan alabileceğimizi bildiğimizden, kibarca bayana yaklaşıp, yardım istedik. Bize gösterdiği ilgi ve verdiği bilgilerden, eğitimli ve becerikli olduğu anlaşılan bayanın adı Natali idi. Natali, Kastamonu ilinde inşaat işçisi olarak çalışan oğlunun yanından gelmekteydi. Gürcistan’daki kızının çocuğu ile ilgilenmesi gerektiğinden, memleketine dönüyordu. Üç büyük çantayı tıka basa ağzına kadar doldurmuştu. Çantanın birisi, Türkiye’deki arkadaşının Gürcistan’daki akrabağalarına armağan olarak gönderdikleri ile doluymuş. Kırık Türkçe aksanı ile “Kıramadım arkadaşımı” diyor ve sürekli gülümsüyordu.

Hopa’dan Sarp sınır kapısına gidebilmek için minibüse bindik. Ağır üç çantayı  gören minibüs şoförü, Natali’yi aşağılayarak sert sözlerle örselemeye başladı. Uygun biçimde şoförü uyarıp, Natali’nin de yol ücretini ödedikten sonra,biraz yumuşayan şoför  de haklılığını kanıtlamak için başladı anlatmaya..

Sarp sınır kapısında Natali, çantalarını taşıtmak için hamallara 5 dolar vermek istiyor, ancak hamallar 7 dolardan aşağı olmaz diye zavallı kadını sıkıştırıyorlardı. Hemen yanlarına giderek çantaların taşınmasına yardımcı olabileceğimizi söyledim. Natali önce kabul etmek istemedi. Israrımız sonucunda, her birimiz bir çantayı alarak gümrük işlemlerine başladık.

2000 yılında Gürcistan sınır kapısından geçerken gümrük kapısındaki işlemler sırasında  bizden “peşkeş” istemişlerdi. Biz de kişi başına 10 dolar peşkeş vermiştik. Bu kez kimseye peşkeş vermeden karşıya geçebildiğimizden, derin bir “ oh be ! ”  çektik. Natali, komşu toprakların sahibi olarak bize soğuk içecek ikram etti. Türkçe konuşan bayan garson içeceklerin adını saydığında, hepsinin Türkiye’de satılan içecekler olduğunu anladım. Koka kola, fanta, dimes... İçtiklerimizin parasını vermek için ısrar ettik, ancak başarılı olamadık. İçtiklerimizin ücretini Natali ödemişti.

Dimesin vişne suyunu yudumlarken, karşı masada oturan esmer, dolgunca genç bir bayanın bize bakarak gülümsediğini fark ettim. Türkçe “merhaba” diyerek selam verdi ve tekrar gülümsedi. “Ankara’dan bu yana aynı otobüsle yolculuk yaptık. Hatırladınız mı?“ dedi. Bayanı hatırlamıştım. Türkiye’de, Gürcistan’dan gelen her bayana nataşa  (hayat kadını) olarak bakıldığı gibi; Gürcistan’da da Türkiye’den gelen her erkeğe seks kaçamağı yapmaya gelen kazanova gibi bakıldığını biliyordum.

Bu nedenle, ben de biraz tedirgin ve çekingen davrandım. Masalarımız birbirine yakın olduğundan konuştuklarımız çok rahat duyuluyordu. Natali’den öğrenmek istediğimiz yol ve barınma bilgilerine ek bilgiler vermek üzere bize yardım etmeye başladı. Genç bayan önce kendisini tanıttı.

“Adım Ega. Türkiye’de çalışıyorum. Asıl mesleğim öğretmenlik. Bitlisli bir genç ile evlenmeye karar verdim. Annem kanser hastası. Annemin ilaçlarını getirmek ve evlilik hazırlıklarını tamamlamak için Gürcistan’a geldim. Birkaç gün sonra tekrar Türkiye’ye döneceğim” dedi.

Ega, Türkçe’yi çok iyi konuşuyordu. Bize Batum’da yardımcı olabilecek kişinin, bayan garsonun kocası olabileceğini söyledi. Bayan garsonu çağırdı, anlamadığımız dilden bir süre konuştuktan sonra; orta yaşlı, esmer, kıvırcık saçlı ve iki günlük sakalına aklar serpiştirilmiş gibi duran, çat pat Türkçe konuşabilen bir bey geldi. Taksi ile bizi Batum’a götürebileceğini ve orada ucuz, temiz ve güvenilebilir bir otel bulabileceğini belirtti. Taksi şoförünün önerdiği ücret bizim için çok hesaplıydı. Ega’nın yüzüne baktığım zaman Ega’nın gülümsediğini gördüm. Bizim yerimize pazarlığı Ega yapmıştı. Ega ve Natali ile vedalaşarak taksiye bindik ve  Batum’a ulaşmak için yola koyulduk.

22 Haziran 2007

Taksi ve minibüslerin belirli bir düzen içinde sıralandığı meydanın bir bölümünde  çiçek satan kadınlar küçük taburelere oturmuş bekleşiyorlardı. Çiçekçi kadınların arasındaki yaşlı olanı da küçücük bir tezgah üzerinde kendi yaptığı pastaları satmak için gürültü çıkarmayacak biçimde tanıtım yapıyordu.

Trafik kurallarına pek uyulmadığı belli idi. Taksi sürücüsü eski ama, kullanışlı  binaların arasından geçerek bir otelin önünde durdu. Otelimizin çalışanları dilimizi anlamıyordu. Bu nedenle olacak, sürekli şoförümüzle konuşup durdular. Ardından otel odalarımızın anahtarlarını alıp odaların temizliğini görmemiz için üst katlara çıktık. Yataklar temiz ve düzenli sayılırdı. Ayrıca, çarşafların da değiştirileceğini öğrenmiştik.

Fiyatlar da bize göre uygun sayıldığından, bir gecelik otel ücretini dolar olarak peşin ödedik. Gürcistan’da kaldığımız sürece, otel ücretlerini kişi başına değil de oda  sayısına göre ücretlendirildiğini öğrendik. “Bir oda ücreti 30 dolardır. İster bir kişi ister iki kişi kalın bizce bir sakıncası yoktur” diyordu otel çalışanları. Bunun ne anlama geldiğini önce anlayamamıştık ancak daha sonra, çok geç olsa da, nedenini yaşayarak anlamış olacaktık.

Valizlerimizi oteldeki odamıza bırakarak Batum’un en ünlü ve en büyük parkını gezmek için otelimizden ayrıldık. Batum için sembol niteliği taşıyan en büyük yapıtlardan birisi Batum Parkı olması gerekir. Sosyalizmin temel düşünce biçiminin somutlaştığı eylemlerden birisi olarak Batum Parkını görmek gerekir. Doğu Karadeniz dağlarının devamı gibi sıralanan Kafkas dağları ile deniz arasına serilmiş verimli bir ovanın devamına kurulan Batum kenti için bu park çok anlamlıdır. Neredeyse, Batum şehrinin deniz kıyısının tümünü oluşturan parkta çok anlamlı bir yapılanma vardı. Kumsalın üzerine derme çatma biçimde, ahşap ve kamışlardan eğlence yerleri yapılmıştı. Bu eğlence merkezleri Türkiye’deki  sahil kentlerinde ve turizm merkezlerindekilerle karşılaştırılırsa, pek farklılık taşımadığı görülmektedir. Hepsi de mevsimlik; yaz ayları için rüzgar ve yağmurlardan koruma amaçlı, müzik dinlenebilen, müzik icra edilebilen ve bol içki tüketilebilen yarlerdi.

İkinci bölüm olarak, belki 5 belki 10 km boyunca betondan yapılmış gezi yolu devam etmekteydi. Bu yolun  kenarlarında denize dönük  oturma gurupları vardı. Oturma guruplarının yaslanılacak yerlerindeki dökümden yapılmış motifler dikkatimizi çekti.

Kuşları, bitkileri, kısacası doğayı sevmeyi özendirici motifler ile süslenmişti oturma guruplarının arka ve alt yan bölümleri. Kısacası gelişigüzel biçimde dizilmiş oturma gurupları değillerdi bunlar. Parkın içinde birkaç asırlık ağaçlar  ve ağaç kümeleri dikkat çekiciydi. Bu  ağaçların altındaki yoğun gölgeliklerde, önlerinde masa ve sandalyeler bulunan dinlenme yerleri vardı. Buralarda daha çok yaşlılar oturmaktaydı. Gençlerin gürültülerinden etkilenmeyecek kadar uzaktaydı bu dinlenme yerleri. İsteseler bile birbirlerini rahatsız edemezlerdi genç ve yaşlı kuşak insanları.

Parkın ağaçsız bölümünde devasa boyutlu çocuk parkını gördüm. Bir ara, bu yükseklikteki dönme dolapta eğlenen çocukların bile korkabileceğini düşündüm. Her yaş gurubunun ihtiyacını karşılayabilecek biçimde çocuklar için oyun araçları vardı. Birisi diğerini incitemeyecek şekilde düzenlenmişti. Tahtaravalli ile oynayanlar, dönme dolapların veya atlı karıncaların  olumsuzluklarından etkilenemeyecek biçimdeydi. Daha küçük çocuklar için de ayrıca çevresi yeşil çit ile çevrelenmiş bölümler vardı.

Bu düzeni görünce aklıma İtalya otobanlarındaki  dinlenme yerlerinden birisinde yaşadıklarım geldi. O zaman da çok kızmıştım yöneticilerimize. Otoban ya da bölünmüş yollar boyunca çok sayıda dinlenme yerleri yapmışlardı İtalyanlar. Öyle özellikli yerler seçilmişti ki dinlenme yeri olarak; istesen de, ihtiyaç duymasan da insanın durup o güzellikleri seyretmek geçiyordu içinden. Kısacası dinlenme yerleri öyle ilginç yerlerdi ki, yorulduğunu hissetmese bile, sadece o güzellikleri izlemek için mola vermek ihtiyacını duyuyordu sürücü. Kısacası, kara taşıtlarını kullanan bir sürücünün kararına bırakılmamıştı dinlenme molalarının yeri ve süresi. Her dinlenme yerinde olmasa bile çoğunlukla, çocuk parkları dikkati çekmekteydi. Çocuk parkları dinlenme yerlerinin en korunmalı yerinde, araç parklarından uzakta, ağaç bölümü çoğunlukta olan malzemelerle yapılmıştı. Demir, beton, çakıl ve kum gibi materyaller yerine; ağaç kabukları, lastikler, tahtalar ve kütükler seçilmişti. Çocukların oyun alanlarının tabanına çam ağacının kabukları serilmiş; kenarlar otomobil lastikleri, tahta  ya da çam kütükleriyle çevrelenmişti. Çocuk yere düşse bile yaralanma olasılığı çok azdı. Bizim çocuk parkları  ile karşılaştırılmak gülünç oluyordu.

Başkentin belediye başkanlarından birisinin yaptırdığı çocuk oyun bahçelerindeki demir salıncakları, metal kaydırakları ve tahtaravallileri anımsayınca gülmemek, gülerken üzülmemek elden gelmiyordu. Hele yerlere serilen kumların birkaç ay sonra beton gibi sertleşmiş olmasına ne derisiniz? “Sanki bu yöneticilerin birisi bile  oraları, yani Avrupa’yı gezmiş olamazlar” dedirttiriyordu gördüklerim. Ama biliyorum ki bu belediye başkanlarının helmen hemen hepsi Avrupa’yı, Asya’yı, Hindistan’ı ve Çin’i devlet olanaklarıyla gezdiler. Gezdiler de ne yaptılar acaba? İşte bu düşündürücü.

Hadi,  belediye başkanları bu çocuk parklarını görmedi diyelim. Daha önemli işlerle uğraştılar. Ya üniversitelerimizin  çocuk  ve çocuk parkalarını konu alan bölümlerinin hocalarına  ve öğrencilerine ne demeli? Allah aşkına, bu insanların bilimden ve teknolojiden nasiplenmedikleri belli ama, gözleri de mi görmüyor bunların? Gezdikleri yerleri bakıp geçtiklerine de inanmak istemiyorum.  Her Bakanın  en az  bir müsteşarı olduğuna göre, müsteşarlar da mı gezilerde sadece bakan oluyorlar? Bu gezide müsteşarlaın bakan gibi olduğu bir ülkede yaşadığımızı, bir daha iyice anlamış oldum. Devamı için tıklayınız ...

 

Anasayfaya Dön


Doğukaradeniz Bölgesi'ni Ortakaradeniz Bölgesinden ayıran Melet Irmağı'nın yukarı havzasına ''Melet'', burada yaşayan halka da ''Meletliler'' denir.

2011 yılında birinci baskısı yapılan ''MELETLİLER'' öykü kitabı 13x19 cm boyutlarında, 304 sayfa ve 18 öyküden oluşmaktadır.

Kitap, 1856 dan bu yana yörenin kültürü, doğası ve yaşanan bazı olayları öykülendirilerek anlatılmaya çalışılan bir denemedir..

 

TOPÇAM BELDESİ

Mesudiye ilçesinin üç beldesinden birisi olan Topçam, Ordu il merkezine 61 km uzaklıktadır. Orta Karadeniz bölgesini Doğu Karadeniz bölgesinden ayıran Melet Irmğı beldenin içinden geçmektedir.

Devamı için tıklayınız ...

 

geziler