NİL TURU 2016

Biraz irice doğranmış marul, domates, hıyar karışımının üzerine haşlanmış yumurta dilimleriyle süslenmiş salataların bulunduğu bölümü geçince, fırında nar gibi kızartılmış hindiiden servis tabağına iki dilim et aldım.

esedora

Sıcak yemekler bölümüne geçince birisi diğerine nispet olsun diye pişirilmişleri gördüm. Birinci kaptaki sotelenmiş kırmızı etten bir parça, daha önceden görmediğim sebze yemeğinden yarım kepçe, flato kesilip özel bulamaca batırılarak kızartılmış balıktan bir parça, incecik dilimler halinde kızartılmış patatesten birazcık alarak tepeleme doldurduğıum servis tabağına bakınca; yan bölümdeki 10 tür tatlı ve 5 tür meyveye bakınca, birazcık utanma duygusuna teslim olmak üzere olduğumu anladım.

Sanki bizimle yani Miss Eledora yolcularıyla alay edercesine ileride bir aşçı da harlı yanan bir ocağın başında birşeyler hazırlıyordu. Önce özel soslarla ısıtılmaya çalıştığı makarnaya, sonra da görevli aşçıyla bakıp, gözgöze geldiğimizde birazcık gülümsedim. Yakışıklı genç Arap aççı ''Belki halen doymaz iseniz'' der gibi bakarak birşeyler söyledi ama hiçbirşey anlayamadım.

Eşim, iki büyük cam kapta sunulan meyve sularının yanından geçerken ''Ben çorba alacağım, sen de ister misin?'' deyince yanına limon da almayı unutma dedim. Biri diğerinden farkılı 3 tür çorbadan mercimekli olanı kaseye doldurduktan sonra, kenarına iki ince dilimlenmiş esmer ekmek sıralayarak masamıza geldiğimizde ellerimizdeki tabaklar tepeleme dolmuş gözüküyordu.

Okyanus mavisi örtüler üzerinde ilginç katlamalı kan kırmızı peçeteler, garsonların eğitimli ve zevk sahibi olduklarının belgesi gibiydi. Her biri birkaç yabancı dil bildiklerinden, yuvarlak masaların çevresindeki müşterilerle espri yüklü cümleler kurarak kibarca şakalaşmayı mesleklerinin incelikli ayrıntısı olarak görüyorlardı.

Hemen yakınımızda duran esmer, seyrek saçlı, göbeği hafifçe dışarıya doru taşmaya başlamış garson bizimle de şakalaşmaya başladı. Türkçe'den başka dil bilmediğimizi anlayınca ''Eyvah!'' der gibi üzüntülerini yüz çizgileriyle belirtmeye çalıştı.

Muhteşem görünümlü servis tabağındaki yemekleri bıçak ve çatal kullanarak yedikten sonra, üzerine yeni tanıştığımız Arap usulü tatlılardan tepeleme bir tabak daha alarak geceyi tatlandırmaya çalıştım.

Her yemekten çok az aldığımdan, tabakta artık yemek bırakmamıştım ama yan masada yemek yiyen yolcuların tabaklarına aldıkları yemekleri, tatlıları, meyveleri ve salataların yanındaki meyve suyu bardaklarını görünce ''Pes artık, bu kadarı da fazla'' demek zorunda kaldım. Biraz sonra, doyma sorunu olduklarına inanmaya başladığım insanları rahatsız etmeden usulca incelemeye başladım.

Aşırı va dengesiz beslenme nedeniyle büyük bir bölümünün kalçaları oturdukları sandalyeden yanlara taşmıştı. Ya o genç kızların durumuna ne demeli? Küçücük bir burun, ışıl ışıl parlayan kapkara gözler, etli geniş dudaklarının arasından inci gibi sıralanmış bembeyaz dişlerin süslediği başlarını renkli başörtüleriyle sıkıca sarmışlardı. Esmer tenlerin altındaki aşırı birikmiş yağ dokularının elbiselerini yırtmak için gerilmeye başladıklarını görünce, binlerce yıl önce aynı topraklarda yaşamış Nefertiti'yi düşünmekten kendimi alamadım.

İnsanlar neden böyle bir işkenceyi layık görür kendilerine? Şayet ruhları da böyle işkence içindeyse Nil'in tanrıları bile birşeyler öğretememiş demektir.

Sabahın sessizliğinden kuşkulanarak kamaranın perdesini araladığımda geceyi Edfu'da geçirdiğimizi anladım.

Sabah kahvaltısını 6.00 da yapan yolcular aceleyle botu terk ederek ''Temple of Edfu'' yu gezmeye gittiklerinden, kahvaltımızı yemek salonu yerine barda yaptıktan sonra bottan ayrılarak çevreyi tanımaya çalışıyorduk.

Botun bağlı olduğu iskele gibi yerin parelelindeki yolda onlarca faytoncu, müşteri bekliyordu. Başlarında beyaz sarık, omuzlarında masa örtüsü olabilecek boyutta şal taşıyan faytoncular, terliklerinin üzerine kadar uzanan entari gibi uzun elbiseler giymişti. Bizi gördükleri zaman ''Keleş, keleş'' diyerek bağırıp çağırmaya başladıkları zaman anladım ki bizim de pazar yerine ya da eski mısır firavunlarının zamanında yapılmış tapınağa götürmek için dikkatimizi o yana çekmeye uğraşıyorlardı.

Fotoğraf çekmek için gerekli ışık, obje, konu yani herşey mükemmel sayılırdı. Atlar, faytonlar, güney Mısır'lı yakışıklı kumral erkekler, kara çarşaflara sarılmış kadınlar ve güzel yüzlü çocuklar, Nil üzerindeki botlar, kayıklar, tuğla ya da kerpiçten yapılma evler, atlar, kırmızı mavi renklerle süslü faytonlar, palmiyeler, İstanbul Boğazı gibi görkemli Nil ve daha niceleri...

kayık

Metalden yapılmış 3 ya da 5 kişilik kayıkların bağlı oldukları yere doğru gelirken orta yaşlı bir kadının önünde bize merakla bakan küçük çocuğa yaklaşarak, yere çömelip kucaklaması için kollarımı açtım. Koşarak boynuma sarılan çocuğa ve güler yüzlü annesinin sevgi dolu yakınlığına hiç şaşırmadan başladım çocuğun ve annesinin fotoğrafını çekmeye. Kalın kaşların altındaki kara gözlerinin pırıltılarını unutamayacağım çocuğu biraz daha sevindirebilmek için çektiğim fotoğrafları ona gösterirken, cebimdeki bozuk paraları usulca avuçlarına tutuşturdum.

erkekHemen yakınımızda Nil'in karşı kıyısına geçmek için kayık bekleyen kara çarşaflı 10-15 civarındaki kadınların da fotoğrafını çekmek isteyince, hepsi birlikte yüzlerini kapatarak ''Haram, haram'' dediklerini duyunca sınırlarımı biraz aştığımın farkına vardım.

Bu kez kadınlardan uzak bir köşede omzunda kaliteli atkı olan, 35-40 yaşlarında, yakışıklı, karayağız güneyli Arap insanlarının sevgi ve ilgi dolu gözlerle bize baktığını gördüm. Boyumadaki atkıyı onların başındaki sarık gibi başıma dolamasını işaret edince dostluk ve muhabbet dolu bir ortam oluştu. Türkiye'den geldiğimizi anladıkları zamanki ilgi ve sevecenlikleri görülmeye değerdi.

Yolun bir bölümü botlarla gelen turistleri gezdirmek için faytonlara ayrılmış, motosikletten dönüştürülmüş tuktuk ya da öteki kara nakil araçlarının girmesi yasaklanmıştı. Denetimi ve güvenliği sağlamak için resmi giyimli polislerin bulunduğu polis noktasına doğru yürürken, yakınından geçtiğimiz her faytoncu bizi gezdirmek için farklı dillerden dil döküp duruyorlardı.

fayton

Sıvasız apartmanların balkonlarına asılı çamaşırlardan, çatısız tuğla binalrın alt katlarındaki bakkalların önünde sergilenen plastik kap ve gereçlerden, asfaltsız ve kaldırımsız sokaklardan, çorapsız ayaklara taktıkları lastik terliklerden, galebeya dedikleri beyaz, siyah ya da gri renkli eski püskü uazun elbiselerinden, sözün kısası çevremizde gözlemlediğimiz her şeyden, yöre halkının çok yoksul olduğu anlaşılıyordu.

.Miss Eledora'daki ya da çok yıldızlı turistik otellerde yenmediği için hergün çöpe dökülen yemekleri düşünürken, ürkek ve utangaç biçimde yaklaşan 13-15 yaşlarındaki esmer delikanlının sözleri arasından sadece ''Sadaka ve Paunt'' sözlerinin anlayabildim. Elini bize doğru uzatmıştı...

Dönüşteki Edfu anıları için tıklayınız ...

>>>>> | | | MISIR GEZİ ANILARI HURGADA 2016 | | | <<<<<

Anasayfaya Dön

geziler