bulgaristan

BULGARİSTAN   2010

Gelinimizin Belerus'lu olması, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini otomobil ile gezmeye karar vermememizi kolaylaştırmıştı. Bir ay boyunca gezi için gerekli olan evrakların neler olduğunu çok farklı kaynaklardan araştırmamıza karşın, ne yazık ki hiçbir makam, kurum kuruluş ve kişi bize gerekli yardımda bulunamamış olduğunu gezi boyunca yaşayarak öğrenmiş olduk.

Önce her aile için iş bankasına 26 Türk lirası ödedikten bir gün sonra Bulgar yetkililerden randevu alabilmek için telefonla İstanbul'u aradık. Telefonla konuşan bey, Bulgaristan'da kalacağımız gün sayısına yedi ekleyerek bulacağımız sayı kadar süreli gezi sağlık sigorta poliçesini, eksiksiz olarak doldurulmuş iki adet transit geçiş vize formunu, üç buçuk, dört buçuk santimetre ebatlarında ve arka fonun beyaz olan iki adet yeni çektirilmiş fotoğrafı, araç ve gezi masraflarını karşılayabilecek kadar paramızın herhangi bir bankadan alınacak olan İngilizce  (dekıont) mektubu bir sonraki gün (Perşembe günü) saat 09.00 da Bulgaristan Büyük olduğunu belgeleyen Elçiliğine teslim edilmesi gerektiğini uzun uzun anlattı. Yanlışlık olursa, aynı ödemenin tekrar yapılarak tekrar randevu alınması gerektiğini de anımsatarak, "Anlamadığınız bir husus var mı?" diye birkaç kez sorarak iletişimi sonlandırdı.

Yedi yaşından küçükler hariç olmak üzere herkes için 60 euro vererek Bulgaristan vizesi için başvuruda bulunduk.Salı günü tamamlanan vize işlemlerinin ardından, 02.06.2010 tarihinde Kapıkule gümrük kapısından geçerken karşılaştığımız ilk engel, uluslararası sürücü belgemizin olmamasıydı. Gezi boyunca hiçbir ülkenin polisi tarafından önemsenmeyen uluslararası sürücü belgesini 265 Türk lirası vererek aldık. Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan, Slovakya, Polonya, Ukrayna ve Romanya ülkelerinin hiç birisinde olmayan bir uygulama olarak, her pasaporta vurulan mühür için 15 Türk lirası daha ödedikten sonra Bulgaristan gümrüğüne girdik.

Gümrükçüleri ve polisi hakkında söylenen olumsuzlukların hiçbirisini yaşamadan Bulgaristan'a girdiğimizde sıradan bir yerleşim yerindeki benzinlikte mola verdiğimizde, ilk dilencinin yaşlı bir Türk olduğunu görünce içim sızladı. "Ben de Türk'üm oğlum. Gör halimi, acı ve bir yardımda bulun" dediğinde, genel ilke olan kuralı uygulamaya başladım. "Dilenciye verilen her sadaka, onların sayısını artırmaktan başka işe yaramaz" düşüncesiyle banka kartlarını göstererek yanımda para taşımadığımı söyledim. Israrlı yalvarışlarından kurtulamayacağımı anlayıp, Türk parası vermeye yeltendiğimde "O para burada geçmiyor. Euro vermelisin" deyince, aracımın ön camlarını usulca kapatmaya başladım. Benden umudunu kesen yaşlı kadın, yol arkadaşımın bir eurosunu cebe indirdikten sonra yanımızdan uzaklaşarak biraz ileride park yapmış olan BMW marka araca yaklaştı.

Bulgaristan'daki mısır ve ayçiçeği tarlalarını görünce içim sızladı. Aynı mevsimde Adana ovasındaki mısırlar çoktan ürün vermiş olmasına karşın, buradakiler on beş santim bile büyüyememişti. Antalya'nın Kumluca  İlçesindeki domates, biber, patlıcan, kavun, muz ve çilek seralarını anımsayınca, "Komşularımızla Sıfır Sorun" politikasının başarılmasıyla Bulgaristan'ın Türkiye için iyi bir Pazar olabileceğine inanmaya başladım.

Otomobilimizin lastiklerinin güvensiz, yamalı ve kalitesiz otoban asfaltında çıkardığı tık tık tık, tak tuk tık, tırrrrk tık tak tuk gibi seslerinin müzik seslerini bastırdığı yolun bitiminde Sırbistan gümrüğüne geldik. Gezinin  Sırbistan bölümünü görmek için tıklayınız ...

 

Dönüş Yolu  2010

Belarus'un Vivbsk şehrinden Türkiye'ye dönüşümüzde Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan'ın Karadeniz sahillindeki yolu tercih etmiştik. Gece yolculuğu yapmak istemediğimizden Varna ve Burgaz'da konaklamadan yolumuza devam etmek istiyorduk. Bulgarların rüzgar enerjisinden yararlanmak için yaptıkları rüzgar tribünlerini görünce 'Vay be! Demek ki Karadeniz'n rüzgarları bize küsmüş ve sadece Bulgaristan sınırlarına doğru esiyorlar.' demekten kendimi alamadım. Varna'nın Karadeniz'e bakan tarlaları üzerinde sayılamayacak kadar çoklukta rüzgar santrali vardı.

Türkiye sınırına yaklaştıkça daha da kötüleşen dar, kalitesiz ve bakımsız orman içi yolda ilerlerken, yoksulluğun ya da geri kalmışlığın anlamını yeniden keşfetmeye başlamıştım ki, zifiri karanlık içindeki transit yolun ikiye ayrıldığını gördüm. Yol ayrımında yönlendirme tabelasının da olmadığını anlayınca  büyük bir tehlikenin başlangıcında yaşanan heyecan fırtınası içimi sarmaya başladı. Daha çok kullanılan yolun sola ayrılan olduğuna birkaç saniye içinde karar vererek otomobilin maksumum hız gücünü kullanmak için gaz pedaline bastım.

Belki kaygılarım yersizdi ama bir yıl boyunca Bulgaristan ile ilgili anlatılan olumsuz yol maceraları dinleyip de dağın başındaki ormanın içinde duraklamak bile akıllıca bir davranış olamazdı.

Bulgaristan 2013

2013 yılında bir aylık Avrupa gezisinden dönerken Sofya şehir girişindeki yol onarım çalışmaları nedeniyle yönlendirme tabelasındaki 'İSTANBUL' yazısının altındaki ok sağa dönmemizi anlatıyordu ama nevigasyondaki ses özellikle sol yöne gitmemiz gerktiğini söylüyordu. Gurbet ellerindeki en yakın ve vefalı tek dostumuz olan nevigasyondaki sese kulak vererek Sofya şehir merkezine girdik.

Şehir içindeki yolların, kaldırımların, yapıların ve tarlaların durumu içimi sızlattı. Bir devletin iflas etmesini, bitmesini ya da yakın zamanlardaki kapitalizm savunucularının ekonomik kriz dedikleri duruma düşmesini daha önce Gürcistan gezimizde görmüştüm.

Bulgaristan sınırları içinde karayolu kenarında taşıt yakıtı satan istasyonlar savaş sonrası terkedilmiş köyler gibiydi. Burası Avrupa Birliği ülkesi ise ben bunlarla aynı birlik içinde olmak istemem. Hele bir de şu özgürlükler ile ilgili sorunlarımızı çözümleyebilirsek, belki de bölgemizin en mutlu insanı olacak şekilde olanaklara kavuşabiliriz.

 

 

Anasayfaya Dön

 

 
geziler