AŞK

Kimine göre hastalık, delilik, illet, maraz; kimine göre aşırı tutku, aşırı sevgi ve bağlılık duygusu; kimine göre de almadan verebilmek, acı çekmektir aşk.
Genellikle Tanrı aşkı, doğa aşkı, bilim aşkı, sanat aşkı, vatan aşkı, görev aşkı, meslek aşkı gibi ya da karşı veya aynı cinsten insana karşı duyulan aşktan konuşulur.

Sokrates:
Aşk, insan ruhunun ilahi güzelliğe duyduğu açlıktır.,

Şems-i Tebriz:
Ey Gönül! Şimdi sorarım sana, hangi Aşk daha büyüktür. Anlatılarak dile düşen mi, anlatılmayıp yürek deşen mi?’,

Mevlana:
İnsan tanrıya ancak aşkla ulaşabilir.’

Diyerek öz varlığın arayışlarında bile aşk olması gerektiğini belirtmiştir.

Ben de 1965 yılında büyük bir görev aşkıyla ilkokul öğretmenliğine atandığımda henüz 17 yaşındaydım. Kozören ilkokulundaki birleştirilmiş sınıfta okuma yazma öğretmek için çalışırken aylığımın kaç lira olduğunu bile bilmiyordum. Birinci yarıyıl tatiline girmeden öğrencilerimin hepsi okuryazar olmuştu. Onların farklı hecelerden yeni sözcükler yapmaya başladığı günlerde sevinçten uçacak gibi oluyordum. Yedi sekiz ya da dokuz yaşındaki öğrenciler arasında on yedi yaşında bir çocuk öğretmen oluşumdan olsa gerek, okumaya başlayan her öğrencimi bir şeyleri bahane ederek sıkıca kucaklıyordum.

Çevresinde bir tek evin bile olmadığı ilkokul binası, ladin ve kayın ağaçlarının arasında akan derenin kıyısındaydı. Her sabah, kenarları mor orman gülleriyle çevrili patikadan öğrencilerimin koşarak okula yani bana gelmelerini heyecanla bekliyordum.

Yiyecek almak için her hafta sonu ilçeye gidiyordum. Altı ‘somun ekmek’, iki ‘Nuhun Ankara makarnası’, üç paket ‘Sana Yağı’, bir Otuz beşlik ‘Tekel Rakısı’, üç paket kırmızı uçlu ‘yaka sigarası’ ve bir kutu bozkurt marka ‘helva’ ile yarım kilo salamura zeytini beyaz şeker çuvalına koyup, sırtlayarak üç buçuk saat görev yerime yürüyordum.

Görevime, mesleğime, okuluma, öğrencilerime âşık olmuştum sanki.
O sene köyü ve köylüleri tanımadığımı anlamıştım.

Nazım usta ne demişti?

Dün köylerden inenleri seyrettim :
yorgundular,
kurnaz
            ve şüpheli
ve kaşlarının altında keder.

Bir yandan lise bitirme sınavlarına çalışırken öte yandan Eğitim Enstitüsü sınavlarına hazırlanıyordum. Lise diplomam olursa üniversite sınavlarına katılma hakkım olacaktı. Üniversite ya da yüksek okul sınavlarını kazanırsam kaderimin değişeceğine inanıyordum.

Eğitim Enstitüsü sınavlarının birinci basamağını kazanan 315 kişiden birisiydim ama listenin en sonunda yazılıydı adım. Sözlü sınavla alınacak 20 kişinin arasına girme şansımın çok az olacağı kaygısıyla sınavdan çıkan her adaydan, sorulan soruları ve yanıtlarını öğrenmeye çalışıyordum. Sınav sırası bana geldiğinde şöyle düşünmüştüm:

Nasıl olsa 20 kişiyi şimdiye kadar seçmişlerdir. Bir de şu 315 inci adaya bakalım diyecek değiller ya.’ 


Sınavı kazananların listesini camekânlı duvar panosuna astıklarında, koşuşturan kalabalığın içinde en önde olanların arasındaydım. Listenin en alt sırasındaki 20. ada, ardından bir üstteki, ardından onun bir üstündeki ada bakmıştım çarçabuk. Adımı görememenin mutsuzluğu ile tekrar 20. sıradan yukarıya doğru yeniden aramıştım. Umudumun tükendiğini hissetmeye başladığım bir zamanda, biraz kederli biraz isteksiz biçimde listenin üst sıralarını denetlemeye başladığımda, üstten beşinci sıraya gelince gördüklerime inanamamış ve adımı birçok kez tekrar tekrar okumuştum.

Mutluluğumu otelde bekleyen arkadaşlarımla paylaşmak için Nemlioğlu Konağı’ndan Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürürken Trabzon sokaklarında yerçekiminin sıfıra yaklaştığını hissederek, sevinçten uçmanın ne anlama geldiğini 1966 yılında öğrenmiştim.

Üç yıl sonra Ankara’da çektiğim kura sonucunu anons ettiklerinde salondakiler coşkuyla beni alkışlıyordu. Yanıma sokulan arkadaşlardan birisi ‘Korkma, oradan ötede Türkiye yok’ dediği zaman anladım ki görev yerim ne İstanbul’daki ne de Ankara’daki Beyazıt lisesiydi. Meğer kurada Ağrı’daki Doğubayazıt Lisesi’ni çekmişim.

Yunus Emre:
Gönlüm düştü bu sevdaya / Gel gör beni aşk neyledi.’

Diyor ya, ben de benzer duygularla yola çıkmıştım. Birinci gün Ordu’dan Trabzon’a, ikinci gün Trabzon’dan Ağrı’ya otobüslerle, üçüncü gün Ağrı’dan Doğubayazıt’a minibüsle ulaştım.

Ortaokul ve lise aynı müdürlük ile yönetiliyordu. Lise bölümü açıldığında yeterli öğrenci bulunamadığından, eğitimlerine birkaç yıl ara vermiş belki de benim yaşımda öğrencileri bile kaydetmişlerdi. Öğretmen lojmanına taşınmıştım ama ne yorganım ne yastığım, ne sobam ne de kilimim olmadığından ilk işim gerekli eşyaları tamamlamak olmuştu. Sadece birkaç günlük param kaldığından her şeyi veresiye almıştım. Okul arkadaşım Mahmut ve Fen Bilgisi öğretmeni İbrahim ile birlikte subay gazinosunda yemek yiyorduk. İlk günlerin heyecanı geçmek üzereydi ki acıtıcı gerçeği öğrendiğimizde ne yapacağımızı bilememenin şaşkınlığı ile hareket etmeye başladık. Mal Müdürü ‘Kadronuz gelmedi’ diyerek, maaşlarımızı ödemediği gibi yasal hakkımız olan ‘Avans’ ödeme yöntemini bile kullanmak istememişti. Maaş ya da ücret alamadan yaşamak zorunda kaldığım üç ay boyunca Doğubayazıt esnafının, yöre öğretmenlerinin ve subay gazinosu yöneticilerinin hassas ve kibar davranışlarını bu gün bile anımsıyorum. Devletin Mal Müdürü devletin öğretmenlerine güvenememişti ama halkın esnafı bizlere güvenmişti.

Hani halk ozanı Veysel ne demişti?

Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

Tabirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yareme
İsmin yayılmaz aleme
Aşıklarda meşk olmasa

Belki biz de böyle sitem etmeliydik devlet babamıza ama yapmamıştık, yapamamıştık. Yeri geldi, Türkçe konuşmayı ancak beş yıl boyunca ilkokulda öğrenebilmiş çocuklara basamak ile bölük, kesir ile tam, denklem ile özdeşlik arasındaki farkı; yeri geldi, iki yıl boyunca sağda solda dolaşıp iş bulamayınca kaçakçı olarak yük taşımış olan öğrencilere 90 derecelik açının tanjantının neden tanımsız olduğunu anlatmaya çalışmıştım.  Öğretmensizlikten dolayı boş geçen bazı derslere de giriyordum. Sıvasız, penceresiz ve çatısı olmayan spor salonunda yaptığım Beden Eğitimi öğretmenliğini hatırlıyorum da gülümsemekten kendimi alamıyorum. Özel yetiştirdiğim gösteri grubu 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinde ateş çemberinden atlamayınca, ‘Beni izleyin!’ dedikten sonra kendimi ateş çemberinin yalımları arasına atmıştım. Ardım sıra kendilerini ateş çemberinin yalımları ortasına bırakan öğrencilerimi tören alanındaki halk dakikalarca alkışlamıştı.

Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni
Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni

(Ya Rab aşk belasıyla içli dışlı kıl beni,
bir an bile ayırma aşk belasından beni)

Fuzuli’nin Tanrısal aşkına benzer bir tutkuyla mesleğime bağlanmıştım. Matematik öğretmeniydim ama öğretmen okulu öğrenciliğim döneminde öğrendiğim birçok halk oyununu oynayabiliyor ve bu oyunların müziklerini mandolin ile çalabiliyordum. Gençliğimin iç dürtüleriyle çoğu kez coşkunluğum taşkınlığa dönüşüyordu. Hemen öğrenci velilerinin de destekleriyle halk oyunları için bir grup oluşturmuş, her hafta sonunda davullu zurnalı folklor çalışmalarına başlamıştım.

Modern Matematik seminerlerine katıldıktan sonra ‘Modern Matematik programının uygulandığı herhangi bir liseye naklimin yapılması’ dileği ile Milli Eğitim Bakanlığı’na başvuruda bulununca il içi nakil ile Ağrı Naci Gökçe Lisesi’ne geçici görevle nakledilmiştim. İşte ne olduysa o günlerde Ağrı’da oldu.
Hayallerimin, umutlarımın ve meslek aşkımın tümüyle yok olmaması için sudan çıkarılmış balık örneğinde olduğu gibi çırpınmaya başladım.

Lisedeki erkek öğrencilerin bir bölümü yatılı okuyordu. Çevredeki zeki ve çalışkan 300 civarındaki erkek öğrenci sınavla seçilip getirilmişlerdi Ağrı Naci Gökçe Lisesi’ne. Barınma, beslenme, giyim kuşam, sağlık temizlik gibi her türlü gereksinimi devlet tarafından karşılanan bu öğrencilerin pansiyonunda özel olarak görevlendirilmiştim. Milli Eğitim Müdürü:

Sana güveniyorum. Bu çocukları anası babası devlete, devlet de sana emanet ediyor. Onlarla birlikte yiyecek, onlarla aynı yerde yatacaksın. Bunun için ayrıca devlet sana ödeme yapmayacak…’ Diyerek içimdeki aşk ateşini yeniden alevlendirmişti.

Üç katlı pansiyon binasının kalorifer boruları don nedeniyle geçen kış patladığından yatakhane, yemekhane, etüt salonu, revir kısacası binanın hiçbir yeri ısıtılmıyordu. Okul müdürü ‘Durumdan haberim var. Ödenek için yazı yazdım üst makamlara ...’ diyerek gönlümüzü almaya çalışıyordu. Geceleri ısı ölçümlerinin sıfırın altında 30-40 dereceye ulaştığı söylentileri yayılmaya başladığında ne yapacağımı şaşırmaya başlamıştım. Öğrencilere ikinci battaniyenin verilmesi ya da evlerinden yorgan getirmelerine izin verilmesi için okul müdürüne gittiğimde ‘Yönetmelik uygun değil’ diyerek biraz da sertçe beni uyarmaya çalışmıştı.

Aslına bakılırsa, Maraşlı İbrahim öğretmenle birlikte biz de soğuktan tir tir titremeye başladığımızda çareyi elektrikli sobada bulmuştuk. Geceleri çift battaniye ile yatmamıza karşın çoğu kez başımın açıkta kalan bölümünün donmuş gibi olduğunu hissedince hemen uyanıyordum.

Dayanma gücümün sınıra ulaştığı bir gecede cesaretimin tümünü toplayarak soğuk koğuşlarda tek battaniye altında yatmakta olan öğrencileri denetlemeye gittim. Birinci koğuşa girdiğimde ranzaların altındaki yatakların boş olduğunu görünce önce bir anlam veremedim. Tavanda yanan ampulün solgun ışıkları her şeyi apaçık görmemi zorlaştırdığından, koğuşta olan biteni pek anlayamamıştım. Bana duydukları sevgi ve saygıdan olsa gerek, birer ikişer ranzalardan inmeye çalışan her liseli öğrencinin yatağından bir de ortaokul öğrencisi çıkmaya başlayınca o anlarda kendimden geçmiş olduğumu anımsıyorum. Çıldırmış gibiydim. Var gücümle liseli öğrencilere saldırmaya, tokatlamaya, yumruklamaya, tekmelemeye başlamıştım. Birsini bırakıp diğerine saldırıyordum. Yer ve zaman kavramını kaybetmiştim. Kiminin üzerinde pijama bile yoktu. Bir liseli bir ortaokul öğrencisi aynı yatakta koyun koyuna yatmışlar düşüncesi aklıma geldikçe kuduruyordum öfkeden.

Zavallı çocuklar. Öğrencilerine yüksek sesle bile bağırmayan öğretmenlerinin böylesine saldırgan oluşunun nedenlerini anlayamamanın şaşkınlığı içindeydiler.
Nasıl yaparsınız? Nasıl yaptınız?’ diye bağırmaya başladığımda içlerinden en büyük olanı öne çıkarak biraz suçlu biraz ürkek iki cümle söyledi:

''Soğuktan donsalardı daha mı iyi olacaktı öğretmenim? Çocuklar titreyip ağlamaya başlayınca, hepsini yataklarımıza alıp onların da battaniyelerini üzerimize serdik!’

Gerçeği, sadece o gerçeği öğrenince öğretmenlik yaşantımın ilk ve son utancını en acı biçimde yaşamanın şaşkınlığı içinde ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemeden buzdan heykel gibi kas katı kalmıştım. 
İbrahim öğretmenin yardımıyla odamıza geldiğimde halen yumruk almış boksör gibi sendeliyordum.

Öğrencilerimin perişanlığına, çaresizliğine ve kimsesizliğine dayanma gücüm kalmamıştı. Pansiyonun durumunu anlatırken, Milli Eğitim Müdürünün suskunluğu dikkatimi çekmeye başlamıştı. Tedirginliğimi gören müdür:

Her şeyin farkındayım. Sizin bilmedikleriniz de var. Sizden biraz daha sabretmenizi ve zorluklara katlanmanızı istiyorum’ diyerek beni Vali’nin makamına götürdü ve kendisine anlattıklarımı Vali’ye de anlatmamı sağladı.Okulda ve pansiyonda biraz daha dikkatli olmaya özen gösteriyordum. Öğrencilerimden bir grup ‘Ramazan yaklaşıyor. Oruç tutacağız. Bu nedenle bizleri hamama götürün’ demişlerdi. Kaloriferler yanmadığı için pansiyonda banyo yapma olanağı bulamayan öğrencilerimi bir dönemde sadece bir kez bu nedenle hamama götürebilmiştim. İftarda ve sahurda onlarla birlikte olup, beslenmelerinin aksamaması için özen gösteriyordum. Bir gece sahurda yemek yiyenlerin arasından kara kuru Ardahanlı Kemal elindeki tabakla yanıma yaklaştı. Tabağın içinde sadece yarım kepçe sulu köfte ile pirinç çorbası arası bir şeye bezeyen yemek vardı. ‘Öğretmenim, bu yemekle nasıl oruç tutacağım’ diyerek yakınmaya başlayınca söyleyecek bir sözcük bile bulamamanın ezikliği ile doğruca aşçının yanına gittim.

Karslı aşçı işini iyi bilen, becerikli ve suskun birisiydi. Onu kırmadan nasıl uyarabileceğimi iyi bildiğimden, konuşurken her cümleyi hatta sözcükleri bile özenle seçmiştim. ‘Hiç olmazsa köfteleri yaparken içine kattığınız ekmek mi, pirinç mi neyse biraz az koyarsanız iyi olur’ demiştim.  Sözümün bitmesini sabırla bekledikten sonra, kasaptan gelen ete hiç katkı yapmadan köfte yaptığını söyleyince bu kez ‘Neden böyle dağılıyor peki?’ dediğimde gözlerime bakarak susmayı tercih etmişti. Ertesi gün kimsenin olmadığı bir saatte aşçıyla tekrar konuştum. Başına gelecek bela korkusuna karşı yeterince güven sağladığımı anlayınca başladı konuşmaya.
‘Sen de ben de buranın yabancısıyız. Bakmakla yükümlü olduğum bir ailem, çocuklarım var. Bu işlere fazla karışmasan senin için de benim için de iyi olur. Aksi halde ikimizi de yaşatmazlar buralarda. Gençliğine yazık olur. Unutma okul müdürü de aynı kasaptan alıyor.’

Bu sözleri duyunca alevlenen kanımın beynimin kıvrımlarını dağladığını hissettim. Biraz daha güven verecek sözlerle yaklaşınca işin ayrıntılarına geçmişti:
Üç kardeşten birisi içerde, birisi kanun kaçağı, birisi de kasap. Bir gün 35 kilo öteki gün 7 kilo kemiksiz kuşbaşı et gelmesi gerekirken, her gün kıyma makinesiyle çekilmiş olarak geliyor. Et demeye bin şahit gerekir. Sakatat, bağırsak, işkembe bile olsa iyi diyeceğim ama sıyrıntı etlerin arasına ekmek katıp kıyma makinesinde çekerek getiriyorlar. İnan bana onun da yarısı ekmek olmasa sulu köfte de dağılmaz.’

O günden sonra kasaptan gelen etleri geri çevirdim ama gece yarısı aynı etler tekrar gelmişti. Daha sonra gece bekçisi almayınca da kapının önüne bırakıp gitmişlerdi.
Hafta sonu tatilinde Kürt ve Azeri öğrenciler kız meselesinden kavga edince ortalık karışmaya başlamıştı. Olayın çevresindeki gelişmelerden biz de Milli Eğitim Müdürü de tedirgin olmuştuk.

12 Mart denince aydın, demokrat ya da bürokratların neleri anımsadıkları genellikle bellidir. O ayın öncesinde yaşananlar, sonrasında yaşananların tohumları olmuştu sanki.  Onsekiz genç öğretmen, Milli İstihbarat Teşkilatından üç memur ve kendisini Çevre Sağlığı Müdürlüğünde çalışan sağlık memuru olarak tanıtan bir genç, altı hamam olan bir otelde kalmaya başlamıştık. İlk birkaç ay içinde herkes diğerine arkadaş olarak bakmaya başlamıştı ama MİT görevlisi Ahmet ağabey:
Öyle bir mesleğimiz var ki ne yapsak boşuna. En yakın arkadaşımız, aile dostumuz bile kuşkuyla bakıyor bize. Hayat boyu gerçek bir dostluk kuramadan bu dünyayı terk edip gideceğiz. Mesleğinizin kıymetini bilin’ demişti.

Okul müdürü, emniyet müdürü ve ağır ceza reisinin arkadaş olduğu, birlikte oturak âlemleri düzenledikleri söylentileri dolaşmaya başlayınca tedirginliğim daha da çoğalmaya başlamıştı.  Aklımın bir yanı ‘Karışma bu işlere. Sen mi kurtaracaksın bu ülkenin zavallı çocuklarını?’ diyor; aklımın öteki yanı Usta Nazım’ın dizelerini anımsatıyordu:

Deeeert çok, hemdert yok
Yüreklerin kulakları sağır…
Hava kurşun gibi ağır…
Ben diyorum ki ona:
- Kül olayım Kerem gibi yana yana.
Ben yanmasam,
sen yanmasan,
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..

Yirmiyi aşkın bakanlık müfettişi geldiğinde birçok şeyin değişeceğini, sorumlulardan hesap sorulacağını sanmıştım ama yanılmışım. Minareyi çalan kılıfını çoktan hazırlarmış meğer.
Biz okul müdürü ve çevresindekilerin sebep olduğu olumsuzlukları bir üst makama anlatırken, onlar da boş durmamışlardı. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Maraşlı öğretmen İbrahim Kürt olduğu için ‘Kürtçülük yapıyor’ diye; Köy Enstitüsü Mezunu bir babanın çocuğu olduğum için beni de ‘komünizm propagandası’ yapıyor diye şikâyet ettiklerini öğrenince tüm olanakları kullanarak Ağrı’yı terk edip Ordu’ya gelmiştim.

Ben yürürem yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne akilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi

Âşık olduğu yüce değerler yüzünden başına gelmedik dert kalmayan Yunus örneğinde olduğu gibi, burada yazmaya cesaret edemediğim çok sayıda olaylar karşısında inandığım yüce değerlerden bir kez bile asla geri adım atmamıştım.
Devlet olanaklarıyla okuyup meslek sahibi olduğumdan, borcumu halkımın çocuklarına ödemek zorundaydım. Bu nedenle, kendimi İspanyol şair Antonio Machado’nun ‘Dağ Kelebeği’ gibi hissediyordum.

Sen değil misin, kelebek,
şu kimsesiz dağların canı,
derin uçurumları ile
sivri tepelerinin?
Sen doğabilesin diye
büyülü değneğiyle
taş fırtınalarına, emretti bir gün
durup susmalarını bir peri
ve zincirlendi o dağlar birbirine
sen uçabilesin diye.

Doğubayazıt’tayken kış aylarında yakmaya tezek bulamayan Satılmış öğrenciyi ve arkadaşlarını biraz ısınarak ödevlerini yapsın diye evimize aldığımız günleri, gözlerini kapatarak ardım sıra kendini ateş çemberin ortasına atan Mehmet öğrenciyi ve arkadaşlarını unutursam, insanlık değerlerinden ödün vermiş sayılacağımı sanıyordum. Harçlıklarını almadan ‘aldım’ diye, hamama senede bir kez gidip de ‘her hafta gittim’ diye imza atan öğrencileri, ‘yiyecek deposuna fare girdi’ diye çay paketleriyle pirinç ve bulgur çuvallarını çöpe attım diyen ambar memurlarını, öğrencisini güvenlik makamlarına ‘gizlice ihbar eden öğretmenleri’, bilip de bilemezlikten gelmenin utanç veren davranışlardan olacağına inanıyordum.

Belki de bu nedenlerden olacak, Ordu’ya geldiğimde de benzer biçimde haksızlıklarla mücadele etme kararındaydım. 1969 yılının öncesi ve sonrasında yani öğrencilik yıllarımda örgütlü mücadelenin gücünü kavramıştım. Eğitim Enstitüsünün öğrenci derneğinde aktif olarak çalışıyordum. Hafta sonları yaptığımız seminer çalışmaları ve 1969 yılındaki ‘Büyük Öğretmen Boykotu’ ufkumuzu biraz daha açmıştı. Okul yönetiminin ve öğretmenlerimizin yüreklendirmesiyle Trabzon tarihinin en büyük eğitim miting ve yürüyüşünü düzenleyen beş kişiden birisi olmam, örgütlü mücadelenin gücünü öğrenmek için yeterli olmuştu. Ordu Lisesinde görev yaparken eğitimle ilgili mücadelemin Ağrı’da olduğu gibi başarısız olmasını istemiyordum.

Benim gibi düşünen çok sayıda öğretmen ve ilköğretim müfettişi vardı. Kısa adı TÖB-DER ve merkezi Ankara’da olan Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği’nin Ordu Şubesi’ni kurarak öncelikle öğretmenlerin ekonomik, sosyal ve özlük hakların korunması ve gelişmesi; sonra da eğitim sorunlarının tartışılarak yeni çözümlerin önerilmesi için mücadeleye başlamıştık.

 

Anasayfaya Dön

 

POSTMODERN DÖNEMDE EĞİTİM

Her toplum kendisine gerekli olan eğitim sistemini belirlediğinden, sanayi toplumu da, daha önceki tarım toplumunun eğitim sistemini terk ederek, kendisine gerekli olan insan tipini oluşturmaya çalışmıştır.

Devamı için tıklayınız ...

 

MESUDİYELİ OLMAYAN MELETLİ

Kimi insan kendini tanıtmadan başlar telefon konuşmasına. Hatta daha ileri giderek ‘Tanı bakalım beni. Halen tanıyamadın herhalde…’ gibi sözlerle karşısındakinin düştüğü zor duruma biraz da alayla yaklaşır.

Devamı için tıklayınız ...

İlkokul 3. Sınıf Matematik

Problem Çözme 1

Problem Çözme 2

Problem Çözme 3

Test 1

Test 2

.........................................

İlkokul 2. Sınıf Matematik

Test 1 Test 10
Test 2 Test 11
Test 3 Test 12
Test 4 Test 13
Test 5 Test 14
Test 6 Test 15
Test 7 Test 16
Test 8 Test 17
Test 9 Test 18

......................................

PERMÜTASYONLAR

Saymanın Temel İlkeleri    

  Permütasyonlar

 

 

 

geziler